top of page

NİSPET NO:8
2014-2017

Sait Faik’in Dolapdere öyküsü kelimeleri sökülerek farklı bir zamanda aynı sokaklarda yaşanmış bir öykü olan Nispet No:8’ e dönüştürülmüştür. Dışardan eklenen kelimeler sarı renkle işaretlenmiştir. Bu bir şiir değil, deneme olarak şiirimsidir.

The story of Sait Faik's Dolapdere has been transformed into Nispet No: 8, a story that has been lived in the same streets at the same time by removing the words. Outside words are marked in yellow. This is not a poem, it is poetic as an essay.

Dolapdere’de içimizdeki asfalta,

Ne akşam, ne maydanoz işlemektedir. 

Sanki semtte gözleri Sardunya sulayan birisi: 

Deliklerinden gürül gürül dişi kırmızı sular yağan ağzı bağlanmış,

Vasfının diplerinde buralarını acıtan aşka bozuluvermiş.

Öteki: geceleri pespembe titrer, şık büyük beyaz kovalar gibidir,

İçinde durmadan eski kelime karşılığına kızan edepsiz zaman yetişir.

İşte bu iki düşman

yağmurlar ve kovaların oyunları

Elmadağı’nda bir Mukavvadan şatoda başlar,

Pırıl Pırıl anılar bu çamurlarda yetişir, 

Köpek... ler burada rüya gezer.

Mahalle sinemasında pudralı karanlık

 birdenbire yankesicilere ve haraççılara ve külhanbeylere

ve dekolte jigololara kaynaşıverir.

İçerde mumlar ve cigara, 

Bu semt gençlerinin tutuşan kara filmidir.

Semt meyhaneleri hastalarına rakı pembesiyle kırmızı maktadır.

Nispet Bar hastanesinde, 

Kalfaları tahtadan ellilik hıyar kocalara

Tövbekar çilingir ustaları tütün basar.

Burada bu ellilik delikanlılar dikçe hiddet satar,

İçinde kodoşluk geçen sesleri Mukavvadan Şato No 8’de keskin dumanları kadar duyulur.

Ertesi günü emektar karılarına dönmeye giderler.

Mahalle barında kötüye çare yoktur.

Semtte bayram günüyse, balık rakıya oynamaz.

Seslerine alışık pirzola, ciğer onlara sus 

Gazinosunda, çoğu kırmızı günlerden kalmış kocaman avizelerle 

Beyoğlu fabrikasının karanlığında güzeldir.

Ben bir kaldırım serinliğine -ğarken,

asfaltta içiniz çıkmış.

Bu kokulu yağmurdan kalma su

Sokaklara inince semtte 

Karanlığın her duraklayışı kapkara sefil bir ışıktır.

Senin kıştan gardrobunda çıplak İstanbul’a yakışıklı evler kulübeler giydiririz.

Badanacılar terzi  olamadı ğından camcılar çıraklarıyla çabucak gelir,

Çırılçıplak İstanbul’un dolabı burasıdır.

 

Kıştan çıplak aşk vardır ve sacdan yokuştur,

Şıkırtıları görürsünüz ne pahasına yürürsünüz... 

Kıştan çıplak tesadüf şeyler mümkündür.

Öyle havada ıpıslak görürsünüz...

Meltem sel olsa, saçları diken...

Kokusuna girersiniz.

Rastlamak sokakta sağınızda yağmışsa, 

Elmadağı başka dağa dümbelek der.

Beyoğlu’nun mücerret tüyleri yok mu? 

Sıra sıra yaprak açar.

Semtlere semtten önce duvarcılar koğuldu.

Çırakları Yenişehir’e kuyumcu oldu. 

Mahalle berberinde Fatih’in pembe bıyıklı adaleleri

Perukalı analara ve kızlarına zincir yuları gerler.

Elmaya ve iyiye artık yok sanki bahçıvan.

Derebeyin topukları, yokuşu diken yapan semt bostanları   

 Amonyak yapan kızlar,

Akşam köşelerde şehvete iner.

Amonyak burnunuzun kuyruğu.

Midye tavası fabrikasına benzer evler

Fabrikanın tavası na binlerce akşam yapışmış,

Keman gözümüzü falcılara çevirmiştir.

Prenslerle yüzlerce aziz vardır

Yaz kokusu bıyıklarında 

Gözlerine istiridye kapamadan evvel kız,

Birbirini dili fukaralaşmıştır işten

Ancak yine de şarap güzelleri olduklarını

Görüyoruz...Açlığa düşen kızı...

Eroin olsa bile, çekirdekleri bıçaklı ayrılan

Taştan ayaklı yalan doğru duyulur

Görüyoruz

Semtleri dükkanında ıslık 

Tanıyan olmadığı yönlerden gelmiş

Görürsünüz

Ağır kokuya  en şairanesini ve eski hasır yeri arayan üşüşür.

Kuşu gıcırtı

Işık etrafını pas görürsünüz.

İnsanın alınlarına şivelerinden kara adları,

Adlarından da kim sesi sıralanmıştır,

-rürsünüz.                  

                          Yenişehir’in güneş çocuklar cebi var

Mendil girdiğinin kilisesi öteki için

Atın arklara her hızlanışı, yanlış kilisesi muydu?

Dolapdere eski yeni izleri çırılçıplak bir çarşı

-sıltıları… beynimizin meydanını -tiyarlar mi be?

Bu acayip mahpushane aynasız

Bir insan dolap beygirinin beygir kızları ve kontesler

Her bir yeni ama

Bir bir bir bayılırım

anlayacağınız

Oyna-, -lesiz,-sız - den, etmeden olukların tarafına indim 

İleride tekrar inebilirsiniz.

 

 

Bir kitabın sayfalarında kelimelerle bir zamana ve bir mekana yolculuk elbette sadece yazan kişinin deneyimleri ve aktardıklarından fazla sıdır. Yazarın deneyimi içinden okur da o an okuma anında kelimelerle, kağıtla yaşadığı kendi kişisel deneyimini doğurur. Üstelik o an ki deneyim içinde okurun da sedece o anı yoktur, tüm birikmişler de oradadır.

Bir öykü o nedenle kitabın sayfaları arasında gördüğümüz kelimelerden fazlasıdır. Bahsetmeye çalıştığım fazla niceliksel bir çokluk değil, niteliksel olarak farklı olanların çokluğunun fazlalığı.

Traveling to a time and place with words on the pages of a book is of course more than just the experiences and narrations of the author. He reads from the experience of the author, and at that moment of reading, he creates his own personal experience with words and paper. Moreover, in the present experience, the reader does not just have that moment, all the accumulated is there. A story is therefore more than just the words we see between the pages of the book. Not a quantitative multitude that I'm trying to talk about, but an excess of qualitatively different ones.

 

Sait Faik’in Dolapdere öyküsü bu anlamıyla benim için yana yana gelmiş o kelimelerden çok fazlası. Okurken Sait Faik’in öyküyü yazdığı yıllara ve bedenen asla yaşayamayacağım o Dolapdere’ye bir yolculuk yaptım fakat bu yolculuk içinde 2005-2007 yılları arasında yaşadığım Nispet Sokak da vardı. Yaşadığım bu deneyim hiçbir iletişim aracı ile aktaramayacağım bir deneyim. İletişim araçları ile vahşice sarılmış kişisel hayatlarımızda, deneyimin aslında sadece yaşayana özel, biricik ve aktarılamaz oluşu belki de varlığımızın tek sigortasıdır. Bu nedenle okuduğum bu öykü ve Sait Faik’in yan yana getirdiği kelimelerle yaptığım yolculuğu aktarmaya çalışmanın çartesizliğine düşmek yerine o kelimelerin bende yarattığı fazlalığın nasıl olduğunu, yine o kelimelerle yeni bir yolculuk planlayarak anlamaya çalıştım.

In this sense, Sait Faik's Dolapdere story is much more than the words that came to me. While I was reading, I also traveled to the years when Sait Faik wrote the story and to Dolapdere, where I never physically lived, to Nispet Street, where I lived between 2005-2007. This experience I have lived is an experience that I cannot convey through any means of communication. In our personal lives embraced brutally through communication, the fact that the experience is in fact life-specific, unique and inalienable is perhaps the only insurance of our existence. Therefore, instead of falling into the carelessness of trying to convey my journey with the words I read and Sait Faik put together, I plan a new journey with those words and try to understand how the excess created by those words is inside me. 

Sait Faik’in öyküsünü kendi zaman kurgusu ve hatta fiziksel sayfa düzeni kurgusu içinden sökerek kendime zamansız ve mekansız bir kelimeler havuzu yaptım. Tüm kelimeleri özel isimler, isimler, yüklemler, sıfatlar, bağlaçlar gibi ayrıştırdım ve hepsini görebileceğim bir şekilde bir kartona iğneledim. Ve bu kelimeler arasında gezinerek zihnimin derinlerinde dolaşan Nispet Sokak numara 8’e zihnen bir yolculuk yaptım. Kelimeler zihnimden bazen bir görüntüyü, bazen bir kokuyu, bazen bir korkuyu o ana çağırdılar. Ve kelimeler benim öykümün zaman ve mekan kurgusu içinde bir araya gelmeye çalıştılar. Bazı kelimeler o kadar benim zamanım içinde değildi ki hiç kullanamadım, bazen de kendi zamanıma özel kelimeleri, bazı adları eklemek zorunda kaldım. 

By tearing Sait Faik's story out of his own time fiction and even physical page layout setup, I made a pool of words for myself that are timeless and spaceless. I parsed all the words like proper nouns, nouns, predicates, adjectives, conjunctions and pinned them all on a cardboard so that I could see them. And I took a mental trip to Nispet Sokak number 8, which wandered deep in my mind by wandering through these words. The words sometimes summoned an image, sometimes a smell, sometimes a fear from my mind to that moment. And the words tried to come together in the time and space fiction of my story. Some words were not so in my time that I could not use them at all, and sometimes I had to add some special words, some names in my own time.

Bu aslında bulduğum Roma dönemi mermer taşları,stun başlıkları elimde olan taşları bir araya getirip kendi evimin duvarını örmeye çalışmak gibi birşey...Ama bazen taşınamaz ağırlıkta taşlar ya da henüz doğru yerini bulamamış taşlar var. Henüz bitmemiş ve ne zaman biteceği belli olmayan bir yolculuk bu….

This is actually like trying to build the wall of my own house by putting together the Roman period marble stones I found, the stones I have with stun heads ... But sometimes there are unmovable stones or stones that have not yet found the right place. This is an unfinished journey and an uncertain end time….

bottom of page