
Taşı Anladım...
2017-2019
Sabahattin Ali'nin Duvar isimli öyküsü sökülerek farklı bir zamanda aynı duvar ile ilişkili yaşanmış kişisel bir öyküye devşirilmiştir. Sabahattin Ali, “Duvar” isimli öyküsünde Sinop Cezaevini anlatır. Kendisi de bu cezaevinde mahkum olarak bulunmuştur. Duvar, Sabahattin Ali’ye kır saçlı bir mahkumun anlattığı “yarı mkalmış bir firar hikayesi”dir. Sabahattin Ali, 1936 yılında yazdığı bu öyküsünde tutukluluk günlerine geri döner. Devşirme kelimelerle yeniden yazılan öyküde de 2011 yılında yaşanan bir anıya ve devamındaki olaylara geri dönülmüştür. Bu yeni öykü kişisel bellekte yaşanan bir sağaltma işleminin dışavurumudur.
Sabahattin Ali's story titled Wall was dismantled and at the same time collected into a personal story about the same wall. Sabahattin Ali tells about Sinop Prison in his story “Duvar”. He was also found in this prison as a prisoner. Wall is a "half-finished escape story" told to Sabahattin Ali by a gray-haired prisoner. Sabahattin Ali returns to his days of detention in this story he wrote in 1936. In the story, which was rewritten with spolia words, in 2011, a memory and subsequent events were returned. This new story is the manifestation of the process of consolidation in personal memory.
T

TAŞI DÜŞÜN ANLADIM
Düşün! Arkamdan gibi gözlerime diye akşama dökülüyordu.
Halim ilk önce bomboştu…
Gündüzün kör şimdi değildim.
Hürriyetsiz serbestliğin yaşındaydık.
Kır saçlı aklımız karşımda candarma gibiydi.
İçime denizi kaçacaktım!’’çöken köşesindeki limana.
Kır saçlı uslu korku… kaçmadığım delik köşesinde inanamayacaktım.
Kır saçlı ateşi yasak açmak kenarındaki Ah…gibiydi.
Eğilip mahpus arzusu orospu tükürük avlar dolaşacağı hapse.
Acemilik serbestliklerle sürünerek denizi boşluğa durdu.
İleride, duvarların dibinde zor adım olası sözlerime ses koyarak konuşuyorduk.
Uzun seneler orada karanlığa arkadaş olduğumuz mümkündü.
Yontup yüzünden ‘’eğlenceyi’’ korkutmuştum ifadesiyle eğildi:
Bir gün taşlardan düştüğümüz duvara ikimiz nefes bakalım,! dedi.
Sırtım sarılarak enseme başımı başladık.
Dudaklarından içeri yırta yırta düşen taşına ellerimle duvar döndüm.
İçeri baktım.
Surlar yine akşamı korumak için dört tarafını dünyadan uzak tarafa bakıyorlardı.
Yalnız taşları duvarlarına vuran şey dışarısını içine anlatırken,
Düşşe! avuca ele sığar uçsuz şeyler anlattı.
Bir zamanlar ben kalktım.
Eli kolu bağlı ağır ayak dışarıya yıkılmıştı.
Mahpus kaçalım! yan yana beraber sürünebiliyordu.
Sürünebildiğini dinledim, üç adım şaşkın baktım.
Kır saçlı aklımız candarmanın köşede sesi döküldükten sonra yürüdü.
Elimle ‘Buradan geçilmez!’denizi aradım. İsteksiz hürriyet teselliyi bakıyordu.
Kalenin yıktırılmasına tırmanarak gece sürünmeye dayan! ediyordu.
Adam akıllı candarmanın bucaksız müddet ellerini tutuyor,
hürriyeti mahpus adaleleri hala taş dokunuyor,
delikten öbür dışarıya şimdi çekerek
‘Hapishaneden Yaş!’çalıp, yarenlik vakit tuttuğunu unutturamıyordu.
Bol ayışığı yürüdük; bir kuşluk kadar surlara dönüp kendimi bekledim.
Yol dönmeyi uzatarak kalmadı, düştüğümün dibindeki akşam boyu köşeye eğilerek güneş korktum.
Delikte bir tutam arkadaş enayilik yapıştım.
Oradan acele inşallah! yemedim.
İçeriden kadın taşı yıkılan duvarlarından anladım:
Orası hayata yalnız avlunun firar yattığı kalın yanlar imiş.
Çoluk çocuğa yosunlu delik, aptala şehrin esrar hikayesiydi.
Benim duvarların gökte bulutlar bahar dökerdi.
Lazım gelince üstünde aşağı çiçekler uyanırdı.
Aşkıyla taşların acılarını söyleyene sıkılmadan gölgesini duyan ağaçlar kere sımsıkı itmez sarılış anlattı.
Duvarda düştüğü düşündüm, deliğe korku süzüldüm.
Geceler bahçede yabancı dolaşmaz,
gözüm diye dolaştığı parmaklarıma sordum bahsetmek yok! diye.
Unutmayı uyudu mu birimiz haydi getirmiş.
Hafızası azıcık dehşet sokulduk, azap sapsarıydı sürünürken, yaklaştıktan başladı.
Arkadaşım yaklaşınca dışarı düşerek bana yüzü yanımda döndüm.
Şafak baştaki taşı sökmüştü bile.
Eski yerine zor gün, duvardan iter gibi beklemeden iş işle dışarı geçti.
Emniyetli metre kadar oturup dışarıda içeri çalışmaya kaçamayız!. Çömeldik...
Dışarısını dolaşan mahpusla vapurlarda yazık etmiyordu karımızdan.
Sedefli düşmandan kazanç kaynatıyorduk.
Kır saçlı nöbetçi aklımız kesmiyordu başımızdan.
Yatan zamandan ağır taşı söktürmek başımıza geldi.
Kalmak günden fazla seneden beri rutubetli korkaklığının taş çanağı içinde bir yerdi.
Enayilik çalışarak: yuvarlanıverdi belli etmemek tutkal bulmuş ayrılmış karşıda.
Ben tutulacak kapılar dikerek yollar bulamadım.
Gençliğimi iyice dayanarak arkasına çanağın,
keşke yoklamasında baştaki başımı dışarı atmaya başlamıştı.
Günlere dokuz için sekiz kadar mecbur kocaman iş kırıntılarını birlikte saklamıştık.
Bizi vurdukça vurdukları şimdi deli gelen her şimdi kadar saat yorulmuştum.
Duvarları eninde Ben çağırdım, bir taş Ben yaklaştığı deliğe darlaştı sesi.
Bir torba biz de, parça parça ikimiz birlikte, deliğe karşı durduk.
Akşama uzanarak yalnız deliğe hiç dökmeye çabalıyorduk.
Sabahtan ben kalırım kadar zaman gittiğini durabiliyordum.
Her üst üste gün gürültüyle alıştığı kendisini,
birkaç adam yuvarlandığı can adım kadar kendimizi sessiz dolaştık.
Dışarıda yanıbaşında olan uzanıyordu, hissettim.
Duyacaklarmış çıkarmamak için tam gibi,
daha sırada bu evvel önce mi arasında,
hep kadar hiç burada beri,
fakat ne, galiba, müthiş değil bir sanki? içinden çalışarak dışarı iş fırlattım.
Orta yanımdaki boşluğa… yalnız adım dönmüştüm.
Belki duvarı biraz arkadaşın yaparsın? diye hazırlandım.
Taş duvarı aşarak keskin bir kenara tutulabilecek kadar buralarda kalacağımız güldü! Kendisine yığılarak kızan kin halini hayatımda gerilmişti.
Hapishanede kucaklaşmaya önüme harçları sürdüğüm kemiklerin geldi.
Benden küçük kalmış tarafında büyüyen sinirli susturmak, arkadaşımı çevirip parça parça boşalttılar.
Bir tek içinde yaşamıyor konuşulan iskeleti seçebiliyordum.
Kaldığım yüzen yer altında hayattan yapılmış ayak boğulmaktaydı.
Burası hapishanenin sarayı.
Genç cariyeler, titrediğini yere ses çıkarmadan oynar,
Bana yerde bulunmayan ona kapanmak kalırdı.
Herkes kaç kişi olursa,
kendimi hatırlatacak ışık kadar sürünerek yerde,
etrafındaki birbirimizi hürriyetlere gezdirerek işleri sıkıştırdık.
Hürriyetin kadar cezamız olduğunu göremedik.
Aydınlanmadan geberecek iyiliği yatsıdan yüklendikten sonra ‘Başka akşam gideriz!’gelmezdi.
‘Bu akşam bizi dışarıdaki evimizden seyrediyor’ avutmaya sarkan zamanlarda, gardiyanlar da muayene seyrediyorlardı.
Deliğe gömülüvermiştim.
Deliğe yıktırılan duvarların gözlerden geldiği her sabahı ‘Bugün gideriz!’ bakmaya başladım.
Karşıya delik içinde bakıyorduk.
Çok sefer ameleler deliğe sarı yüzlü ‘bir gün çıkmak’ çektiler.
Her sefer zavallıların gözlerini ‘o gün çıkacaksınız’ çıkar korkusu parlıyordu.
Gün yalnız beş dört kuruş kadar deliğe tutmuştu.
Sefer yeşil diye ağacına düştü.
Zaman ki? o da: akşam ister
O da kara olmadığı için uyur, hem de asırlarca
Bir zamanlar ayırmadan çalıştık.
Bir tepsi bahçenin kuruşlukla ferah! adım yürüdük.
Sinirli elli kendisi kendisine korku uğraşırken ameleler çoğu zor yanımı keserle alırlardı.
Üstümü çeviren duvar halime alçaltmışlardı.
Ona arkadaş baktım, nefret fırlatılıyordu.
Ona doğru cevap olmanın cezasını olduğumu göremeyecektik…
Hapishaneye mahpusu delik yaparak kapamak hürriyeti zindana gardiyan yapmaktır.
Sanki duvara taşların üstünde kendi sevincimden görünmez nöbetçi yapıp,
içeri istersen git kandırdım
O da korkudan uzakta, metreye oluncaya gitti.
Mahpusla sinirli candarma saatten uzun olmayan seneden çok dakikalık yirmi vakti koruyordu.
Ben aralarından tamir geçerek üzerlerinde gardiyan duran kurşunu veren
kahrolası kafir öteki oldum.
Belki biraz
bahçede duvar eğerek hayali toplayan kasabadaki görülmeyen hapishane olabilirdim.
Ayakucuna kadar kurtulanlarda ‘Öyle’ anlatılırdı.
Herhalde ondan kaçtığı karşı tarafa bahçeyi dökülen gözlerimiz ötede bunları söylendi.
O münferit(*) vukuat en ağır hiç gibi delikteydi. Başını dönüp karardı.
Delikten içeri lambayı uzatıp bağırdı: hemen konuş! Yakınında doğruldum.
Ondan geçmek bilir, boyunda çekici alarak bunların insanda azap yapıştığını.
Bahsedelim! bağırdım.
Duvarın korkuyo taşı elime çıktı.
Söylediğim kalede beyaz kireç görünüyordu.
Zamanda geniş meydana yavaşça harap çıktık.
Surlar gözünü yok çekince düdük duyuldu.
Surların patırtı gözlerini doluverdiler.
Ekmeği sıkıntılı anlattıran son gözlerin,
istersem kazmayı kalın yere dönmek sözüm ederek, küfrediyormuş gibi geri iç söyleniyordu.
Surlar gözüm taşın çıkarmadan sonra:
yarım kanat falan düşünelim! dedi.
af duvarın benden yıktırılması mıdır? dedim.
Daha yerindeki öbür başı unutmuştun.
Halbuki sesleri benim idiler.
Gözleri atmamıştım onu dinlemek uzattım.
Çalışmaya ait sandığın yere, yakına yüreğim arkadaşımla geri geldiler. Sine sine yaklaştık, bizi görmektense, kimse görmeye çevirdik… Gözlerimizi görmemiş taşların içine ayırıyorduk.
Kalın duvarın arkadaşım olan tarafına acıdılar.
Ben onunla ördürüldü kurşunuyla: peki sen! duyuldu.
Bana bir sarı gerek çarptı.
Bir çift kundura: fakat dedi. Böyle ferahladım.
İnsanın ile surun birbirinden çıkardıkları taşın,
otların arasına topraklarda biten bin türlü dünya olduğunu bilmektir dış kalmak.
Sinirli beyaz korku bile kuzularını burada yayarlardı.
Harçlara mahpuslar dükkanda dört taraf ellalem! kadar candarma gözlüyordu.
Sıva kapalı gözleri yüzüne çevirmeden yüzlerinde ‘Delik açtım.
Nihayet başka bir akşam gideriz! sustu.
Pencereden dar halka başlamıştı.
Evvela geri geri beş sene nerelerdedir? kaldırdım.
Her senesinde üstünde kireçler kulağıma: biraz daha başladık dedi.
Bakınca götürmek için arkada önümdeki zapt kurşunların görünüyordu. Deliğe girmiştim.
Elimle yüzünden müsaade yoklaya yoklaya meşin ellerine kurşun çıkararak
henüz kendisini unutmamış yolu bir daha aşağı gitmeye başladım.
Candarmalar,
candarmanın müdürü,
karakol kumandanı,
gardiyanı maddeiumumi getirterek doğruldular.
Ona üç beş kuruş torbayı tasdik ettirdiler.
Tanımayanlar yoklayınca arasında belki bir sürü kadar koyu şeyler seçiyordu.
Fakat eski benim bir kuğu havası kadar mevcut olunan lazım dedim.
Öksürüğü yüzde, sabırsızlanıyordu.
Gardiyana: belki bir orada gibi hatta daha falan dedi.
Uzak tarafında yahut vardı.
Yukarıda yarı yarıya iş bulunanlar olarak mahpuslar,
o ve arkasından ağır tayınlarımızı sürüyordu.
Aradaki tere beraber yaklaşmışlar.
Sağa sola ayakta domuzuna soğumasını bekledikten sonra ilerledim.
Mavzerini alıp söylediğim zoruna zor oldu! gördüm.
Göz başını bana sordu, eline fener verdim.
En başımı bunun esrarı ile kapatarak artık bugün geriye,
buradaki bir torba şimdi hiçbir şey
fakat böylece daha iyi değil midir?
Bir dükkana ben yarı kendimi yok yarı insan geliyor.
Bir meydana iki insan oldukça oldu dedim.
Sonrası yine beri geldi, geriye ilerlemeye yer lazımdı.
Çekiç ile keski görünmedi.
Vakadan dükkana dayak, dayaktan dükkana vaka attı.
‘Burası dükkan yapılmış oldu.
Uğraştıktan sonra surun üç adım kadar kötü ucunda yerleşti.
Kale durduğum birisinin birden giderken öldürselerdi başımı taşın atacak dedi.
Sonunda keski dinlendikten sonra oynatmaya ufak girip meşin keskin dokundu.
Bu sefer bir yarım aralayarak birdenbire yarı kısmının çenesinin takozlarını çekip salladı.
Komisyonculara yavaş sesle: koğuşların açılmasını diyorum.
Önüne birkaç atan vuruşuyla götüren doğru koyduktan sonra
gelen gardiyanın altına birkaç tane eski kuru doğru vererek odun ettim
ve yaman bir hiç kalkarak bize lambayı bakmaya gitti.
Pek yahut oğlanlar yukarı dükkana dükkanlar yapar vardı.
Buraya ona ondan az büyük sakallı istihkar girdikten sonra geri baktım.
Ne sımsıkı bir tam ne bir ben ne o ne de eski bizi görmedim; artık ne de bir alakası vardı.
Taşı dinleyerek aşağı ilerlemeye devam atıldım.
Böylece beraber onu aşağı edildi.
O sıkmakta olan bu üstümü ortalık yerinden elle ayağa kaldırarak,
Yeni yerde benim olan yarım ile öyle ‘Bir şu doğru kenara çıktı.
Sonra birdenbire, birkaç doğru daha inmiş görülen en son doğru bile geldi.
Hepsini alıp hemen gelmelerine nalın edildi ve on beş sene ait olduğu için elimi alan bu yere binlerce yeni doğru ile iki sıkı bütün olarak döndüm.
İnsanlar yatarak buraya cürüm sattırılardı.
Birinci yaptırılacağı elbiselerinin için girip şu dükkanları dolaşırlarmış. Bazı banker olmuş herkes ile aşını kuruş eden çok karışmıştır.
Ben de yavaşça bir biçim bulunmak getirmek için üç dört bir ahşap aldım.
Kendim önce hızla ben dükkan dedi ve bu dükkanda ben müdür ettim.
Önündeki bir yanımdakine o burada ama artık koğuş kullanmıyor dedi.
Kuyumculuk, oymacılık, marangozluk arasında
elle geniş daireler etmeye burası beş on almaktan vererek gösterirdi fakat ne bir ne de iki olan vardı?.
Muhayyilede bazı her ses bu, bu bu ve: de bu sonra o ve bu da var ki dedi.
Birdenbire epey evvel olup ayva kadar olmasa da
ceviz kadar olan bir bütün olup geldi girdi.
Sonuna ben olan şey onları ve var sesini getirdim diye ‘bu olmasıydı.
O hemen biraz zor ve yavaş fakat sıra ile bir ve bir sonra birdenbire
birbiri yapıldığını inerek ekmek kolaydı.
Bir de oradan bir daha böyle daha öne bakayım: diye
Garp gittikten sonra bu yerin daha doğusu güzel yer geliyor başladı.
Kim oraya vardı…
Yere kendi kadar ait bir yarı insan…
Kim biraz daha biz?
Ne aynı insan ben bu ne de bu bizim…
Hatta ilk diye mi ki? fakat aynı ben benim
biz de bizim için
Sonra ve hemen TAŞI anladım.


















